DERGÂH’IN SEYİR DEFTERİNDEN

Hiçbir derginin hikâyesini anlatmak ilk sayısıyla başlamaz. Hele hele okul kimliği kazanan dergiler söz konusu ise rahatlıkla bir soyağacının izini sürebiliriz. Söz konusu olan Dergâh ise biraz daha eskiye ‘adaş’ dergi olan Dergâh’a da bakabiliriz söz gelimi. 1921 ile 1923 arasında çıkan Dergâh Anadolucu bir dergi olması sebebiyle günümüzdeki adaşının da öncüsü kabul edilebilir. 15 Nisan 1921-5 Ocak 1923 tarihleri arasında, İstanbul’da, toplam 42 sayı çıkan Dergah, Yahya Kemal Beyatlı’dan Ahmet Hamdi Tanpınar’a özel bir kadroya sahiptir. Alim Gür’ün satırlarından Dergah’In adaşı hakkında bilgi sahibi olabiliriz: “Dergâh’ta 80’den fazla sair, yazar, hikâyeci, bilim adamı ve mütercimin ismi görülebilmektedir. Dergiye bizzat yazanlardan bir kısmı devrin tanınmıs kalemleridir. Bu baglamda derginin edebî ve fikrî cephesini Yahya Kemal, Ahmet Hasim, Yakup Kadri, Falih Rıfkı, Halide Edip, Rusen Esref, Abdülhak Sinasi, Mustafa Nihat gibi tanınmıs sahsiyetlerin olusturdugu söylenebilir. Mecmuada sıklıkla eserleri görülen, zamanla Türk edebiyatının önemli simaları haline gelen diger baslıca sair ve yazarlar arasında ise; Ahmet Hamdi, Ahmet Kutsi, Ali Mümtaz, Necmettin Halil, Kemalettin Kâmi, Sükûfe Nihal, Nurullah Atâ gibi isimler sayılabilir.”

Ancak söz günümüzdeki Dergâh’tan açılacaksa asıl başlangıç noktası Hareket Dergisi olmalı. Nasıl Büyük Doğu Necip Fazıl Kısakürek ile özdeşleşmiş ise Hareket de Nurettin Topçu’nun şahsiyetinin mührünü taşır. 1939’dan 1982’ye kadar yedi dönem yayınlanan Hareket Dergisi, ismini Topçu’nun felsefesinin temel kavramlarından birinden alır. Nitekim Beşir Ayvazoğlu Derterimde Kırk Suret adlı kitabında Dergâh’ın soyağacına işaret eder: “Nurettin Topçu’nun önderliğinde bir sanat ve fikir çevresinin görüşlerini yansıtan ve Mustafa Kutlu için gerçek bir mektep olan Hareket; toprağa bağlılık, sosyal adalet, seviyeli sanat ve yüksek bir fikir zemini teklif etmekte, üstelik bütün bunların Müslüman kalarak da mümkün olduğunu göstermektedir.” 1967’den sonra Hareket Dergisi’nin neredeyse her sayısında hikâye, şiir ve çizgileriyle yer alan Mustafa Kutlu, 1979-1982 yılları arasında da Hareket’in yazı işleri görevini üstlenir.

Dergâh Yayınları’nın evvliyatı dergisinden hayli önceye uzanıyor. 1977 yılında İstanbul’da anonim şirket olarak kurulan Dergâh, Doğu’dan, Batı’dan, İslâm dünyasından, tarihten, edebiyattan, düşünce dünyasından, sanatların her dalından seçkin eserler, mesele vazeden, problem çözen metinlerin yer alması hedeflenen bir kütüphane olması arzusuyla kuruldu.

Dergâh Yayınları’nın internet sitesinde yer alan bu metin derginin yol haritasını çıkartmak isteyenlere önemli ipuçları sunuyor: “Ayak bastığımız merkez zemin yakın ve uzak tarihiyle, kuvvet ve zaaflarıyla Türkiye idi. Dizilerimiz buna göre oluştu. Türk edebiyatı, Türk klasikleri, İslâm klasikleri, Batı-Doğu klasikleri, Çağdaş Türk düşüncesi, Çağdaş İslâm düşüncesi, Tarih, Felsefe, Anadolu Kitaplığı, Erzurum Kitapları….”

Dergi Mart 1990’da ilk sayısı çıkacak olan Dergâh’ın da kurucuları olan Ezel Erverdi, Mustafa Kutlu ve İsmail Kara için bir okul görevi görür.

Mart 1990 Dergâh’ın okurla buluştuğu ilk sayıdır. Dergâh’ın Mart 1990 tarihli 1. sayısının sunuş yazısında “yerli, milli ve bağımsız” vurgusu yapılır. Kapağında İsmet Özel’in “Özgürlük İçin Şiir” başlıklı yazısının yer aldığı sayıda ilk sayılarda şiirde Hüsrev Hatemi, Hüseyin Atlansoy, İhsan Deniz, Nihat Hayri Azamat, Cahit Koytak, Levent Sunal, Adem Turan, Cafer Turaç, Mevlana İdris, Mehmet Erdoğan imzaları göze çarpar. Zamanla şairler gençleşir elbette. Süleyman Çobanoğlu, Fatma Şengil, Cevdet Karal, Ali Emre, Osman Özbahçe, Ömer Erdem, Cevdet Karal şiirleriyle Dergâh’a katkı verirler. İlk yüz sayıda yer alan genç imzalar arasında da şimdi her biri en az üçer-dörder kitap yayınlayan 1971’li şairler ise şunlardır: Murat Menteş, Hakan Arslanbenzer, İbrahim Tenekeci, Celal Fedai, Hakan Şarkdemir, Ali Ayçil, Hayriye Ünal. Dergâh şiirde de hikâyede de usta isimlere yer verse de her dem genç imzalara özel bir yer ve önem atfetti. Dergâh’ın tarihini yazanlar imza dinamizmine özel bir vurguda bulunacakladır sanıyorum. Çünkü daha pek çok şairden hiç bahsetmedim bile. Oysa Alper Gencer’den Hüseyin Akın’a; Mustafa Akar’dan Furkan Çalışkan’a uzayan uzun bir şair listesi var. Ancak Zeynep Arkan’ı anmadan geçemeyeceğim.

Mustafa Kutlu gibi bir hikâye yazarının ismiyle anılan Dergâh’ta hikâye damarı elbette önemlidir. Dergâh’ın her sayısında bir-iki hikâyeye yer verilir. İlk döneminde Nazan Bekiroğlu, Cihan Aktaş, Fatma Barbarosoğlu, Yıldız Ramazanoğlu, Sibel Eraslan gibi yazarlar dolayısıyla kadın hikayecilere özel önem verdiği bilinen dergide daha genç kuşaklardan Pınar Zengin, Mukadder Gemici, Gülçin Durman, Melek Paşalı ve Nihan Kaya bu isimlerden sadece bazıları. Tabii Selçuk Orhan, Abdullah ve Mehmet Harmancı ve Kamil Yeşil’i unutmuş değilim.

Mustafa Kutlu’nun derginin ilk sayılarındas oylumlu derkenar yazıları çıkar. Orhan Pamuk’un Kara Kitabı hakkındaki yazısı çok önemlidir mesela. Ancak Mustafa Kutlu bu yazaılarını asla kitaplaştırmaz. Beşir Ayvazoğlu, Mustafa Özel ilk dönemde yazılarıyla yer alırlar dergide.

İsmet Özel’in ilk yıl boyunca şiir hakkında kaleme aldığı yazılar çokça tartışılır. İsmet Özel ayrıca 1980’li yıllarda küçük bir bölümünü Adam Sanat dergisinde yayınaldığı Of Not Being Jew şiirinin tamamını kitaplaştırmadan önce Dergâh’ta yayınlar. Naat, Münacaat, Mevsimlerin İnsanlara Yaptığı Fenalıklat, Mel Ange, İki Kapı İsmet Özel’in Dergâh’ta yayınladığı şiirlerden bazılarıdır.

Ayşe Şasa’nın Yeşilçam Günlüğü kitaplaşmadan önce Dergâh’ta arzı endam eder. Mustafa Kutlu’nun dergide giderek daha az yer verdiği hikâyelerinin öenmli bir bölümü Arka Kapak Yazıları’nda yer alır.

Dergâh’ın dikkate değer bir yanı da o oylumlu orta sayfa röportajları. İlk sayıda Ömer Faruk Akün ile başlayan orta sayfa söyleşilerinde söyleyecek sözü olanlar boy gösterdi. Derkenarlarda tanıtım ve kısa değerlendirme yazılarına yer veren dergi, uzun ve kapsamlı yazılar yayınlamaktan hiç geri kalmadı. Şerif Mardin’in İsmet Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin? Kitabı hakkında kaleme aldığı ev Mustafa Özel tarafından tercüme edilen yazısı bunlardan sadece biridir. Halil İnalcık’ın, Yusuf Kaplan’ın, Mustafa Armağan’ın, Hakkı Özdemir’in oylumlu yazılarının yer aldığı sayfalar derginin unutulmazları arasında yer alır. Dosya dergiciliği yapmayı ise asla benimsemedi. Ayrıca şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Mustafa Kutlu derginin şiir seçiminde de hikaye seçiminde de asla ‘kendi beğenileriyle’ sınırlamadı dergiyi. Dergiye ziyarete gelen gençlere önce okullarını, ailelerini sordu sonra edebiyatı. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim. Dergiye imkânsızlıkları yüzünden gelemediği için postayla kitap gönderdiği taşralı gençlerden biri de benim.

Eminim derginin künyesinde Mustafa Kutlu için unvan olarak “Yazı İşleri” yazdığını görmüşsünüzdür. Sorumluluğu vurgulayan ama “müdürlüğü” kaale almadığını ifade eden bu yazım tarzı derginin çizgisi hakkında da ip ucu vermeye yeter bence…

Umarım Dergâh, daha nice güzel sayı ile aramızda olmaya devam eder…

Posted in Genel | Tagged , , , , | 1 Comment

2012 ZEMÇİ ÇETİNKAYA ŞİİR ÖDÜLÜ MUSTAFA KÖNEÇOĞLU’NUN…

Her yıl mayıs ayında verilen Zemçi Çetinkaya Şiir Ödülü’nün üçüncüsü, bu yıl şair Mustafa Köneçoğlu’nun 2011′de Hece yayınlarından çıkan kitabı Söz Hakkı‘na verildi. İlki; 2009′da yayımlanan Yavuz Altınışık’ın Makyaj Hatası adlı şiir kitabına, ikincisi 2010 yılında yayımlanan Cafer Keklikçi’nin Tahammül Şeridi isimli eserine verilmişti. Şair Zemçi Çetinkaya’nın hayatının ve eserlerinin de konuşulacağı anma ve ödül töreni, 2 Haziran 2012 Cumartesi günü saat 14.00′te Konya İl Halk Kütüphanesi konferans salonunda yapılacak. Organizasyonunu Ulvi Kubilay Dündar’ın ve Hasan Arslan’ın yaptığı Zemçi Çetinkaya Şiir Ödülü’nün jüri heyetinde İbrahim Demirci, Murat Kapkıner, Ahmet Murat Özel, Abdullah Harmancı, Vural Kaya, Akif Kuruçay ve Murat Güzel bulunuyor.

Posted in Genel | Tagged , | Leave a comment

HADİS OLMADAN ÖMÜR BOŞ

Cemil Meriç’in, “Fırıldaklar Ansiklopedisi”ne adı hiçbir zaman yazılamayacak bir insan olarak tanımladığı Babanzâde Ahmet Naim Bey, sadece son devir Osmanlı alimlerinden biri değil aynı zamanda da ömrü boyunca, mücadelesinden vazgeçmemiş ve doğru inandığı hiçbir şeyden taviz vermemiş olmasıyla da bilinen bir zattır. Onun hayatını vakfettiği 12 ciltlik Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi ve Şerhi adlı kitaba yazdığı “Mukaddime” ise hâlâ alanında emsalsiz bir kaynak olarak kabul görüyor.

camilerde hatimler indirilmiş ve Buhari-i Şerif okunarak açılan TBMM’nin 1925 yılında, bazı tefsir ve hadis eserlerinin Türkçe’ye tercümesiyle ilgili kararından sonra görevlendirilen Ahmet Naim Bey, esas alanı felsefe olmasına ve İslâmi ilimleri özel gayretlerle öğrenmiş olmasına rağmen, Dışişleri Başkanlığında mütercim olarak çalıştığı 10 yıllık süre zarfında Galatasaray Lisesinde  Arapça derslerini de okutmuştu. Ahmet Naim Bey, ömrünün büyük bir bölümünü hadislere vakfetti ve “Hadis tercümeleriyle meşgul olmaya başlayınca ondan önce vaktimi ne kadar boşa harcadığımı  anladım. Bu iş dururken başka şeyle uğraşmak ne boş şeymiş!” dedi.

Eseri günümüz Türkçesiyle  yayına hazırlayan Hasan Karayiğit, Dünya Bülteni için kendisiyle röportaj yapan Asım Öz’ün sorularını yanıtlarken Mukaddime’nin önemini şu sözlerle vurguladı: “Osmanlı Devletinin hızla çöküşe doğru gittiği, Batı ilim ve kültürünün İslam toplumlarına bir kâbus gibi çöktüğü, aydınların çoğunun kurtuluşu Batı’da aradığı, medresenin fonksiyonunu neredeyse kaybettiği bir dönemde Ahmet Naim, hadis ve sünneti bir kurtuluş reçetesi, bir dünya görüşü olarak sunmuştur. Düşünce yapısının kaynaklarından biri olan hadisleri, toplumun meselelerine çözüm getirecek şekilde yorumlamıştır. Yine bu tespitlere bakılırsa, ona göre toplumdaki cehaletin giderilmesi için en önemli adımların tefsir ve hadis alanında atılması gerekir. Bu nedenle yazılarının önemli bir kısmı ya hadise dayalı ya da sadece hadisle ilgilidir.”

Ahmet Naim tarafından tercüme ve şerh edilen Tecrîd-i Sarîh hadislerinin sayısı 584’ten ibaret olup mukaddime ile beraber üç cilt halinde basıldı. Tam harf değişikliğine denk düştüğü için eserin ilk iki cildi “eskimeyen” harflerle 1928 yılında, üçüncü cilt ise 1936′da İstanbul’da basıldı. Ahmet Naim’in vefat etmesi üzerine tercümenin tamamlanması için görevlendirilen Prof. Dr. Kâmil Miras, eserin kalan kısmının tercüme ve şerhini tamamlayarak 1948′de yayınladı. Tam 20 yıl sürdü mesai…

Belki de en iyisi sözü Mehmet Akif ile bağlamak. Mehmet Akif 1934′te Şerif Muhyiddin’e gönderdiği mektupta kadim dostu Babanzade Naim’in vefattı dolayısıyla duyduğu üzüntüsünü şu sözlerle ifade etmişti “…Bizim biçare Naim’in vakitsiz vefatı beni pek çok  sarstı. Hanumanım yıkılmış da ben altında kalmışım  sandım. Bu zavallı şark öyle kıymetli vücutları bundan sonra pek zor yetiştirir.”

Şimdi iki merhum da Edirnekapı Mezarlığı’nda birbirlerine komşular ve Fatihalarımızı bekliyorlar…

Posted in Genel | Tagged | Leave a comment

Murat Göğebakan ve Nev Başakşehir’de

Murat Göğebakan Güvercintepe’de

 

18 Mayıs 2012 Cuma Saat 20:30′da Tepe İlköğretim Okulu’nun bahçesinde yeni albümü “Aşkın Gözyaşları” ile sahne alacak olan Murat Göğebakan, Güvercintepe’de Başakşehirli’lerle buluşacak.

Başakşehir Kent Konseyi Gençlik Meclisi’nin organize ettiği Başakşehir Belediyesi’nin katkıda bulunduğu festival 3 gün boyunca Eğlenceli Yarışmalar,Özel Gösteriler ve Sürpriz Etkinliklere ev sahipliği yapacak.

Gençlik Festivalimizde sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyacağız.

Tarih      :18 Mayıs 2012 Cuma

Saat       : 20’30

Yer         : Güvencintepe Tepe İlk Öğretim Okulu

Güvercintepe Mahallesi, Tuna Caddesi No:55 Başakşehi

 Nev Başakşehir Sular Vadisi’nde

 

19 Mayıs 2012 Cumartesi Saat 20:30′da Başakşehir Sular Vadisi’nde sahne alacak olan NEV, konser alanını dolduracak dinleyicilere muazzam bir konser sunmayı vaat ediyor.  Mart ayında çıkan yeni albümü ile dinleyicisiyle Başakşehir Sular Vadisi’nde buluşacak NEV eski ve yeni parçalarını da seslendirecek.

Başakşehir Kent Konseyi Gençlik Meclisi’nin organize ettiği Başakşehir Belediyesi’nin katkıda bulunduğu festival 3 gün boyunca Eğlenceli Yarışmalar, Özel Gösteriler ve Sürpriz Etkinliklere ev sahipliği yapacak.

Gençlik Festivalimizde sizleri de aramızda görmekten mutluluk duyacağız.

Tarih      :19 Mayıs 2012 Cumartesi

Saat       : 20’30

Yer         : Başakşehir Sular Vadisi

Başak Mahallesi 5.Etap

Posted in Genel | Leave a comment

PUSU MARŞI İÇİN TİZ BİR LA

dünyanın sakalları batınca yüzüme

belirir keten ceketimde B Rh +

ve terler bir gömleklik canım

koltukaltımda biriken tuzla

ve tiz bir la sesiyle uyanırım

 

dünyanın sakalları batınca yüzüme

tıkanır şehir trafiği

ve kırılır gayri safi milli hasıla grafiği

sıhhiyeye giden bütün dolmuşlar

terden bir akvaryum olur

biz de içlerinde yüzen japon balıkları

 

dünyanın sakalları batınca yüzüme

eve dönerken iki ekmek alırım -biri kepekli-

geçerim bilgisayarın başına

sayarım dökülen saçlarımı

ayağımın altında bir parke zıplar neden sonra

ve karım çeker ütünün fişini

“pardon şekerim” diyerek

 

dünyanın sakalları batınca yüzüme

gider televizyondaki dizi filmi izlerim

reklam aralarından fırsat buldukça

uzaklara, çok uzaklara kaçamayan ayacıklarım sızlar

düştüğüm ve düşlediğim pusuda

pusulam kırılır, aklım puslanır

 

dünyanın sakalları batınca yüzüme

düştüğüm pusuda hımbıl hımbıl gerinirim

tiz bir la sesi ile…

 

Posted in Genel | Leave a comment

MEDYA’NIN EKSİĞİ TEKNOLOJİ DEĞİL İNSAN

Son 150 yılda matbuattan basına, basından medyaya geçişte köprünün altından çok sular, çok değerler akıp gitti. Bu hızlı değişim elbette kimi yapısal sorunlara da sebep oldu. Önceki yüzyıllar boyunca geliştirilen değerler skalasında büyük tahribatlar yaşadık. Bu tahribatın bedelini de maruz kaldığımız krizlerde ödedik ve ödemeye devam ediyoruz.

Türk gazeteleri 1980′lerin başına kadar ciddi haber ağırlıklı gazeteleriydi. Bu ciddiyetin arka planı tartışılabilirdi elbet ama en azından söyleyecek sözü olan basın kurumları vardı. Her ne kadar bulvar gazetesi diye tanımlayabileceğimiz birkaç tane gazete olsa da bunların işleri zaten magazin olduğu için ayrı bir kategoride tutulabilirdi.

1980′lerin başı büyük holdinglerin basın işine girdi. Daha önce tek bir gazete ya da dergi tek bir kişiye aitken birçok gazete ya da dergi tek bir kişiye ait olmaya başladı. Medyanın halktan kopuşu diye niteleyebileceğimiz İstanbul’un merkezinden İstanbul’un biraz dışında bir semt olan İkitelli’ye taşınma, ‘medya towers’ların yapılışı; tekelleşmeyi ve ticarileşmeyi hızlandırdı. Ticarileşme, daha fazla para kazanma arzusunu belki de kolay para kazanma arzusunu doğurdu. Esasen gazete yayınlamanın da, köşe yazısı yazmanın da göz ardı edilen veya gözlerden gizlenen ticari bir boyutu daima vardı. Nitekim İngiltere’de tarihte basın çoğunlukla borsaya yakın semtleri mesken tutmayı tercih etmişti. Bizim tarihimizde ise  ise gazeteler Bab-ı Ali’ye sırtını dayamayı tercih etmişlerdi. Bu durum bizdeki köşe yazarlarının siyasi zaafiyetlerinin arka planınını yeterince gözler önüne serer.

Ticarileşme ise ilk anda dikkat çekebilecek konuları ucuza satmayı basına soktu. Toplumun ilgisi genellikle ulaşmak istediği yaşam standardına sahip olan zengin tabakaya ve ünlülerin hayatına kaymakta. Magazin haberleri yapmak hem gazete patronlarının hem de çalışanlarının işine gelmekte, çünkü hiçbir kültür ve bilgi birikimine dayanmayan bu haberlere ulaşmak çok kolay. Bu tür gazetelerde çok büyük resimlerin altına kısa yazılar koymak yeterlidir.

Ancak medyanın magazinleşmesinin en büyük tehlikesi maalesef bu değil. Daha da önemlisi gazetecilikte sansasyon haber anlayışının ağırlık kazanmasıyla birlikte medyayı tehdit eden ‘haberin kurgulanması’ süreci de hız kazandı. Medyanın tekelleşmesine paralel olarak medya teknik yönden çok büyük yatırım yaptı ama ne yazık ki insana hiç yatırım yapmadı.

İşin trajikomik yanı şu ki bunun bedelini ödeyenlerin başında medya geliyor.

Nitekim Türkiye’de gazetelerin tirajı artmıyor, pasta bir türlü genişlemiyor. Sonuçta bu kadar ucuz olmasına rağmen gazete tirajları anlamlı bir artış yakalayamıyorsa gazeteler suçu kendilerinde aramalılar.

1980 ve özellikle 1990 sonrasında medya – siyaset ilişkisi yoğunlaşmış, medya sahipleri, ellerinde bulunan gazete ve TV kanallarını bir anlamda “silah” olarak kullandılar. Medyanın bir silah, bir araç olması “insan” unsurunu da haliyle geri plana itti. Mesela köşe yazarları, bu süreç içinde ne kişi başına düşen milli gelirle ne meslekdaşları olan muhabirlerle kıyaslanmayacak astronomik gelirlerinin karşılığını verdikleri akıllarla hak ettiler.

Matbuatı medya yapan sermaye siyasal iktidarla ve diğer güç odaklarıyla yakın işbirliğine girerek mali olanaklar elde etti. 28 Şubat sürecinde medyanın “cevvaliyeti” ile 2001 krizinde batan bankalar arasındaki “irtibat”, medyanın silah olarak kullanılmasından sonra bedelin kime fatura edildiğini de ayan beyan ortaya koyuyor.

Ancak bu olanaklar ne pahasına elde edildi? Bu bir sır değil elbette.

Türkiye’de medya, hem hitap ettiği hem de istihdam ettiği “insan”ı hatırlamadığı sürece başarı ölçüsü olarak tirajı da kabul etse itibara da talip olsa hüsrana uğramaya mahkûm…

 

Posted in Genel | Leave a comment

TÜRK ROMANINDA AKIMLAR

Mustafa Miyasoğlu’nun TÜRK ROMANINDA AKIMLAR adı altındaki seminerlerinin bu döneme ait son toplantısı, TYB İstanbul Şubesi’nde 16 Mayıs günü saat 18.30′da yapılacak. MODERN VE POST-MODERN TÜRK ROMANI konulu toplantıda, son dönemin bu çizgide yazılan romanları ele alınıp değerlendirilecek; izleyicilerin katılımı mümkün olacak.

Büyük şehir hayatını modern bir dille ve her türlü yerel veya geleneksel motiften soyarak anlatmayı tercih eden romancılar da görüldü. Bunlar şiirdeki İkinci Yeni’ye paralel bir yol izleyerek Egzistansiyalist yazarları örnek aldılar: Leyla Erbil, Orhan Duru ve Ferit Edgü… Bunlara modern romancılar dendi. Daha sonra Oğuz Atay, Nazlı Eray ve Orhan Pamuk gibi her türlü yerel olduğu kadar yabancı kültürlerden ve fantezilerden de yararlanarak eserler verdiler. Bunlar da post-modern romancılar olarak geleneksel motiflerden, hatta daha önce yazılmış hikâye, fıkra, roman, menakıp ve seyahatnamelerden de yararlandıkları için, metinler arası ilişki kuran bir yapı içinde eser verdiler.

Posted in Genel | Leave a comment

BERAT DEMİRCİ’NİN OKURU OLMAK

Üç kitaba imza attı Berat Demirci. ‘Turna ve Gayda’, ‘Hançeremizdeki Harita’ ve ‘Beethoven’in Gözleri’. Demirci’nin hemen her yazısında kaleme aldığı konuyu bahane ederek aynı soruların peşinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu sorular ne mi? Bence Demirci’nin peşinde olduğu bilgiyi şu cümlesinden okumak mümkün. “Kimlik, “Sen kimsin?” sualine sözle verilen cevaplardan herhangi bir cevap değil; insanın “hafıza, hayal ve tefekkür” gücünün eylem katında tezahürüdür.” Aynı yazıdan yapacağımız bir başka alıntı ise bu alıntının tam bağlamını yakalamamız açısından çok önemli. “Gerçekte bizi başkalarına tanıtan şey, kendi hakkımızda söylediklerimiz değil, eserlerimiz ve davranışlarımızdır.”

Eserler ve davranışlardan yola çıkarak kaleme aldığı denemelerle kimlik bilgimizi yeniden okumaya çalışan Demirci, böylece ‘söylem’den öteye gitmeyen ve çoğu zamandan da sahihliğini yitirerek nostaljik bir tüketim nesnesine indirgenen ‘yerliliği’ bir kavram olarak değil etiyle kemiğiyle söze büründürüyor. Kanımca ismini anacağım üç yazı peş peşe okunursa bunu daha net ifade edebilirim. Beethoven’in Gözleri’ndeki ‘Kara Önlük Güzellemesi’, ‘Hançeremizdeki Harita’da yer alan ‘Vah Gavurcuklarım’ ile ‘Turna ve Gayda’da yer alan ‘Makine Cücükleri’. Bu yazıları güzel kılan ise Berat Demirci’nin kişisel hayatından tecrübelerle, fikri dünyasını bir denge içinde ve kendini gösterme, ego gösterisi yapma yanlışına düşmeden kaleme almış olması.

“Vah Gavurcuklarım” başlıklı denemede, “Gavur” kelimesine yüklenen anlamların serencamını anlatırken “Bize ne oldu?” sorusunu bırakıp “Ne olmalıyız?” sorusunun gündeme gelişinin tarihini anlatılıyor. Yani Kemal Tahir’in tercih ettiği imla ile “Batılaşma” maceramız…

Söz yerlilikten açılınca, müzikten bahsetmeden olunmayacağının da farkında Berat Demirci. Müziği Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği gibi kompartımanlara ayıran bir travma yaşamışız. Gün gelmiş ‘saray müziği’ Bizans’tan, yani yerli değil diyecek kadar sahicilikten uzaklaşmışız. (Mimar ismindeki derginin ilk sayısı çıktığında “bunun adı Türkçe değil” gerekçesiyle müdahalede bulunulmuş ve derginin adı ‘Arkitekt’ olmuş. Daha ne olsun?) Nitekim çok sesli müziğin özenden mahtum özentiliğini ve yapıştırma bıyıklığını deşifre eden bir yazı kitaba da isim kaynağı olmuş. ‘Rus Beşlisi’nden özenerek kurulan ‘Türk Beşlisi’nin ‘ecnebiliğini’ anlatan Berat Demirci, batılılaşma maceramızın sığ ve yapmacık arka planı yüzünden bir dekordan/şekilden öteye geçemediğini teşhis ediyor. Müzikle ilgili yazılar elbet bundan ibaret değil. Türküler var, koçaklamalar var, darbelerin jenerik müzikleri var.

Bir kitaba adını veren “Hançeremizdeki Harita” başlıklı denemede ise defalarca yorumlanan bir romana konu olan ve Yeşilçam’ın da birkaç ayrı filme uyarladığı “Fosforlu Cevriyem” türküsünden yola çıkan Berat Demirci, kültür coğrafyamızın seslerden çizilmiş bir haritasını çıkartıyor.

Bu topraklara dair komplekssiz ve ayağı yere basan bir tarzı var. Konularını ise hem kendi yaşamında hem de ‘biz’ deyip geçtiğimiz meçhul kalabalığın bilinçaltında bir karşılığı olanlardan seçiyor. Hangi konuyu kendine bahane kabul ederse etsin bitmek bilmeyen bir zeka ve dil ziyafeti bekliyor okurlarını. Tıpkı Hançeremdeki Harita’da yer alan Tıpkı “Ezan ve Şehir” başlıklı denemesinde olduğu gibi. “Ezan”ın günlük hayatımızdaki yerinde yaşadığı değişim ve dönüşüme yönelik olarak kaleme aldığı eleştirel yazısında olduğu gibi. Ezanın gereksiz olduğunun bile iddia edildiği yaşadığımız zaman diliminde Demirci’nin zihin açıklığından istifade etmemiz gereken çok şey var. Turna ve Gayda’dan beri Berat Demirci’nin kaleminde her şeyin sanal ve banal olduğu bir çağda sahici ve sahih olanın cehdi var. Zira, makine cücüklerinin istila ettiği ülkede farklı olanı, farklı bir dil ve uslüp tercihi ile anlatıyor. Onu okurken kah itler aleminde bir seyahate çıkılıyor kah bizim tulumun gayda ismiyle İskoçya’da ne aradığı bahsinin hangi bahislere gebe olduğuna şahit olunuyor.

Ayrıca Berat Demirci’nin yazdıklarını bir “yitip gitmiş taşra ansiklopedisi” olarak da okumak mümkün. ‘Mal Meydanı’nda büyük baş hayvan pazarından şimdiki ekonomik sisteme sitem dolu bir perspektifle bakan yazar, başka bir yazıda da asker millet oluşumuzun karşılığını anlatıyor. Berat Demirci yazılarında, hatalı teşbihler kervanına bir deve daha katmıyor bilakis tahlil ve tahkikler yaparak yazılarını objektif bir temele oturtmaya çalışıyor.

Uzun sözün özü Berat Demirci’nin bu topraklara dair komplekssiz ve ayağı yere basan bir tarzı var. Konularını ise hem kendi yaşamında hem de ‘biz’ deyip geçtiğimiz meçhul kalabalığın bilinçaltında bir karşılığı olanlardan seçiyor. Hangi konuyu kendine bahane kabul ederse etsin bitmek bilmeyen bir zeka ve dil ziyafeti bekliyor okurlarını. Berat Demirci denemenin bir dil işi olduğunu kavrayan yazarlardan. Denenin sadece içerik ve uslüp değil dilin içinde ve karşısındaki insan olduğu gerçeğini fark etmiş olması onu yazdığı her metni sırf bir şeye benzetemediği için deneme sanan ‘yazarlardan’ ayırıyor.

“Bilmekle değil, olmakla ilgili bir şey söylemeye uğraşıyorum” sözüyle tarif ediyor Berat Demirci yazı mesaisini. Deneme de tür itibariyle zaten tam da böylesi bir kaygıyı dillendirmek için biçilmiş kaftan bir tür değil midir zaten? “Bilmek” makaleye yakışır. Deneme ise “olmak” sancısıyla ilgilidir. Bu yüzden deneme malumat sahiplerinin altında kalacağı, sıradanlaşacağı bir türdür. Makale gibi doğru tanımlarla, doğru dipnotlarla, doğru bir yöntemle kotarılmasına yetmeyecek bir edebi türdür “deneme”. Şüphesiz “deneme” de bilgi sahibi olmadan yeltenilecek bir tür değildir ama eskilerin “tecrübe-i kalem” dediği bu tür, sıkı muhasebesi yapılmış, enine boyuna ölçülmüş, acımasızca tartılmış ve tartışılmış bir tecrübeye sahip olmayı gerektirir ki bu alanda kalem oynatmak zannedilenden çok daha az kişinin haddine düşer. Buna rağmen “deneme” bizde yanlış anlaşılan, hafife alınan bir türdür. Tam olarak bir tür içine girmeyen her düzyazı metni “deneme” kabul etme gibi tuhaf ve yaygın bir yanlışımız vardır. Bu yüzden yakalandığımız “ucuzculuk” ve “kolaycılık” hastalığının müsebbibi olan yaşadığımız değer ve kavram kargaşasının tam karşılığını “deneme”yi anlama biçimimizde bulabiliriz.

Berat Demirci denemede böylesi bir yanılgıya düşmeyen kalem erbabından. Tarihten, kültürden, sosyolojiden, edebiyattan, gündelik hayattan bahsediyor ama yazılarını yazdıklarına indirgememek lazım. Her iyi yazı gibi kendisini oluşturan cümlelerin toplamından daha farklı ve daha büyük bir şey var Berat Demirci’nin denemelerinde. “Biz” denen o büyük muammanın peşinde kalem oynatıyor Demirci.

Son bir söz de Hançeremizdeki Harita’nın ithafından. “Anneme… Anneme… Anneme… ve Babama”. İnsanı uzun uzun susup, iç çekmeye, nefs muhasebesi yapmaya davet eden bir ithaf bu.

Berat Demirci’nin yazdıklarını da zaten bu yüzden seviyorum.

 

Posted in Genel | Tagged , , , | Leave a comment

ÜSTAT ALİ ULVİ KURUCU 10.ÖLÜM YILDÖNÜMÜNDE ANILIYOR

Şair ve yazar Ali Ulvi Kurucu 10.ölüm yıldönümünde İstanbul Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan bir programla anılıyor. Programda, Peygamber aşığı olan ve Mehmet Akif Ersoy merhumun

şiirde en büyük takipçisi olan merhumu öğrencileri,dostları,akrabaları ve sevenleri anacak ve anlatacaklar.Ayrıca,öğrenciler şiirlerinden örnekler sunacaklar.

 

Programa;

 

PROF DR.MUSTAFA FAYDA ( Merhumun yeğeni )

SARE KURUCU ( Merhumun kerimeleri )

YUSUF ZİYA BELVİRANLI (Merhumun yeğeni

TALİP ARIŞAHİN (Eğitimci /Öğrencisi )

MUZAFFER DOĞAN ( T.Y. Birliği İst.Şb.Başkanı )

SELVİGÜL KANDOĞMUŞ ŞAHİN ( Eğitimci Yazar )

FURKAN AKKAYA ( Neyzen )

HİCABİ GÜNAL ( Eğitimci )

katılacaklar.

Programı TV Programları yapımcısı ve Şiir Yorumcusu Eğitimci Fazlı KARAMAN hazırlayıp sunuyor.

 

Yer : Tarık Zafer Tunaya(Beyoğlu/Tünel) Kültür Merkezinde yapılyor.

Tarih : 15 Mayıs 2012 Salı Günü

Saat : 19.30

Posted in Genel | Leave a comment

Sorular basit cevaplar kazık

Bir gün hiç tanımadığınız biri size beş milyon verirse ne yaparsınız?

a) “Sadece beş milyon mu? Hangi devirde yaşıyorsun be adam?” diye azarlarsınız.

b) Işığa tutup filigranına bakarsınız.

c) Siz de ona beş tane bir milyon verirsiniz.

d) Beş milyon karşılığı dolar verirsiniz.

 

Bir gün hiç tanımadığınız biri size şişman derse ne yaparsınız?

a) Enine çizgili giydiğiniz için öyle gözüküyordur.

b) Bu soruyu soran kişi miyoptur, hipermetroptur, astiğmat, renk körüdür.

c) O adam esas kendisine baksın.

d) Ben şişman değilim siz çok zayıfsınız deeermişsiniz.

 

Bir gün hiç tanımadığınız biri size saat kaç diye sorarsa ne yaparsınız?

a) Söylersiniz.

b) Adamın kolunu ısırırsınız. O da artık saat sahibi olduğu için size teşekkür eder.

c) Asıl senin saatin kaç dersiniz.

d) Saat kaçmıyor, yerinde duruyor dersiniz.

 

Bir gün hiç tanımadığınız biri size İskender Kebap ısmarlarsa ne yaparsınız?

a) Yersiniz.

b) Ben ısmarlayacağım ısrar edersiniz.

c) İkiniz bir olup yoldan geçen üçüncü bir kişiye zorla ısmarlattırırsınız.

d) Ben bir değil bir buçuk porsiyon isterim dersiniz.

 

Bir gün hiç tanımadığınız biri sizinle tanışmak isterse ne yaparsınız?

a) Ben kimseye borç para vermem dersiniz.

b) Burdan Eminönü otobüsleri geçmez cevabını verirsiniz.

c) Hayır ben sizinle tanışmak istiyorum diye ısrar edersiniz.

d) Anneme sormam lazım dersiniz.

 

Bir gün hiç tanımadığınız biri sizi denize atarsa ne yaparsınız?

a) Yılana sarılırsınız.

b) Yılanın size sarılmasını beklersiniz.

c) Adamı denize çekersiniz.

d) Yüzersiniz.

 

Bir gün hiç tanımadığınız biri size buradan 1,90 boyunda siyah saçlı biri geçerse ne dersiniz?

a) Bilmiyorum.

b) Hayır ama 1,55 boyunda sarışın biri geçti idare etmez mi?

c) İstek şarkıda bulunursunuz.

d) Falınıza baktırırsınız.

 

Bir gün hiç tanımadığınız on iki dev adam sizi maça çağırırsa ne yaparsınız?

a) On bir arkadaşınızı ararsınız.

b) Gitmezsiniz.

c) Uuu aa mı huu haa mı diye sorarsınız

d)  Hepbiri.

 

Cevaplarınızda:

A şıkları daha çoksa sizi bir yerlerden tanıyor gibiyim.

B şıkları daha çoksa üzülmeyin bu da geçer.

C şıkları daha çoksa çok aktif bir insansınız.

D şıkları daha çoksa kemirgengillerden akrabanız var demektir.

E şıkları daha çoksa testi bir daha okuyun.

Posted in Genel | Leave a comment